Vakfımızın 7. (son) Alevi Çalıştayı Sunumu
28–30 Ocak, 2010 Ankara/Kızılcahamam
İhtiyaçlar ve çözüm önerileri:
Alevi-Bektaşi kurumlarının 1. Çalıştay’da mutabık oldukları ve beş ana başlık altında ortaklaştırdıkları istemlerin hepsi de, acil çözüm beklemektedir. Siyasi iradenin istemesi durumunda, bu başlıklar altında ifade edilen taleplerin bir bölümü yasa ve yönetmeliklerin değişikliğiyle; “Madımak Otelinin kamulaştırılarak müze olarak düzenlenmesi” talebinin ise bütçe ayrılması durumunda çözüleceği bilinmektedir. Ancak sorunumuzun omurgasını teşkil eden cemevi konusunun çözümü, kapsamlı bir konu olması; dede, zakir, kadro tespiti, idari-mali yapı, eğitim gibi ciddi çalışma başlıkları içermesi bakımından kapsamlı bir çalışmayı gerektirmektedir.
Cemevi, dede ve cenaze kaldırma gereksinimi, kentte yaşayan Alevi-Bektaşilerin şiddetle ihtiyaç duydukları, ancak sosyal, siyasal ve ekonomik yetersizlikleri nedeniyle kendi olanaklarıyla karşılayamadıkları gereksinimlerdir. Başka bir ifadeyle, on milyonlarca Alevi yurttaş yüzlerce yıldan bu yana siyaset kurumunun ve sorumluların kasıtlı ilgisizliği, demokratik donanım yetersizlikleri ve yasa tanımaz tavırları nedeniyle, ibadet ve inançsal kültürlerini sürdürememekte, bu manevi boşluğun ortaya çıkardığı dejenerasyonun derin acısını duyumsayarak yaşamaya çalışmaktadırlar.
Oysa inanmak, inananlar için hem bir Tanrı buyruğu, hem de ihtiyaç duyanlar için bir insan hakkıdır. İnsan, ancak ve ancak sosyal varlığı, geleneği, inancı, dili ve insana dair benzeri mirasıyla bir değer ifade eder. Kutsal ve vazgeçilmez olan değerlerden biri de kültürel mirastır. Günümüz değerlerinde kültürel mirasına sahip çıkan, koruyan, korumak üzere bedel ödeyen insan; zulmü, ötelenmeyi, saygısızlığı değil saygıyla karşılanmayı hak eder. Günümüzde, zulmeden, gasp eden, inançsal ve kültürel mirası yok eden, ya da yok sayanları tarih, “zalimler” olarak kaydetmekte ve asla affetmemektedir.
Alevi-Bektaşilik ötelenmiş, ülkemizin bu ortak ve vazgeçilmez değerine, asli mirasına ve o aidiyete mensup olan insanlara zulmedilmiş, derinlemesine bir analizden, anlamaya çalışmaktan adeta kaçınılmıştır. V e ne yazıktır ki, bunun öncülüğünü de her dönemde siyaset kurumu yapmıştır. Bu nedenle olmalı ki, Pir Sultan Abdal bundan dörtyüzyıl önce dönemin siyaset etme anlayışından yakınarak şu dizeleri dile getirmiş, ancak siyaset edilmekten kurtulamamıştır:
Siyaset günleri gelip çatmadan/açılın kapılar Şah’a gidelim…
Dün olduğu gibi bugün, cumhuriyet hükümetleri döneminde de nüfus çoğunluğunun inançsal tercihine yaslanarak ve onu politize ederek, farklılığı ve toleransı içselleştirmeye ihtiyaç duymayan siyasal sistemimizin, istemlerimizle ilgisi olmayan kimi dini kılıflar-kararlar ve zihni önyargılarla oluşturduğu Alevi-Bektaşiliğe dair tariflerinin, hiçbir değeri yoktur. Bu tutum, Sünni inancın sorunlarına, Alevi dedelerinden çözüm beklenmesine benzemektedir. Din ve inanç özgürlüğü denilen kavram, kişiye ait, insani ve evrensel bir hak ise, o inancın teolojisini, kurumlarını, kararlarını oluşturmak hukuku da, inancın içine doğan, onu benimseyen ve konusunda donanımı olan kişilerin yetkisinde olmalıdır. Kaldı ki, bugün sistem adına DİB’nın, Alevilik adına ileri sürdüğü gerekçelerin yararı bir yana, bu önermeler, muhatabı aşağılamaya, yok saymaya, çelişkileri arttırmaya, kardeşin kardeşi boğazlamasına ve acılarla dolu bir tarihin yazılmasına neden olmuştur, olmaya devam etmektedir.
DİB ve Sünni ilahiyat dünyası, Alevi-Bektaşiliğin yakasından düşmeli, hariçten müdahil olmak, siyaset yapmak ve siyasete akıl vermek, hatta yönlendirmek sevdasından vazgeçmeli ve artık evel emirde meşruiyet dışı konumunu sorgulamaya başlamalıdır. DİB’nın ve ilahiyatçılarımızın kendini sorgulamasını temin edecek mekanizma, dinin bizatihi kendisi ve hükümettir. Bunun temin edilememesi durumunda hiçbir mesafe kaydedemeyeceğimizin bilinmesinde fayda görmekteyiz.
Burada istenmemesine karşın DİB’i tartışmak durumunda kalıyoruz. Kamu kurumu, eğer kamunun tümüne hizmet götürecek zihin ve donanımdan yoksun ise, yasanın kendisine tanıdığı yetkiyi adil kullanmıyor ve farklılıkları aynileştirmek gibi bir misyonerlik çabasına giriyorsa, o kurumun tartışılması kaçınılmazdır. O halde kamu kurumu, yasaların kendisine verdiği yetkiler çerçevesinde kamusal sorumluluğunu en iyi biçimde yerine getirecek, ayrım yapmayacak, yetkisini aşmayacak, ülkenin refahı, birliği ve dirliği adına çalışacaktır. Buna zorunludur. Bu çerçevede, kamu adına kamu bütçesini kullanarak din adamlarımızı yönlendiren ve camilerimizi yöneten irade, Alevi-Sünni çelişkisini azaltmak anlamında bir sorumluluğu hiçbir zaman üstlenmemiştir. Üstlenmediği gibi, kardeşliği pekiştiren vaazlardan da hep kaçınmayı tercih etmiştir. Tahrik ve provakasyonlar için camilerimiz kullanılmış, “Kızılbaşlar camimizi bombaladı” denilmiş ve bu fitne nedeniyle milletimiz, Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta çok büyük acılarıyla karşı karşıya kalmıştır. O halde DİB’nın ve bir bütün olarak siyaset kurumunun, zihni ön kabul de diyebileceğimiz tutumu, çözümü zorlaştırıcı önermeleri, hatta dayatmaları değişmeli ki, yerine hep birlikte yeni, insani, çağdaş ve demokratik bir yapı inşa edebilelim.
Şimdi yeni bir başlangıcın arifesindeyiz. Bizi buraya davet eden siyasi irade süreci böyle tanımlıyor. Gerçekten de, bunca zaman sonra bugün, hiç beklemediğimiz bir süreçte, ummadığımız bir siyasal anlayış, yani mevcut Hükümet, bizi dinlemeye ve anlamaya çalışmaktadır. Şaşırtıcıdır ama aynı zamanda da gerçektir. Bunca değerli mesainin bu çabaya hasredilmesinden anladığımız budur. Bunun iyi bir başlangıç olduğunu kabul etmeli ve süreci özendirmeliyiz. Bu yüzden süreci doğru okumak, iyi yönetmek, çözümü istemek, sıradan siyasiler gibi tribün hesabı yapmamak ve iç tartışmaları bu platforma taşımamak gerektiğini düşünmekteyiz. Henüz ortaya çıkan ve somut olan bir sonuç yoktur, bu doğrudur ama aylardır sürdürülen bu mesai az şey midir?
Biz, kurum olarak hükümet adına yürütülen bu çabayı değerli buluyoruz.
Bununla birlikte, bu irade ve samimiyetin bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da doğru biçimde sürmesi durumunda, süreci çok yakından takip etmeye, özendirmeye ve katkıyı vermeye devam edeceğiz. Ancak bu katkı, tarih önünde bir vebali ve sorumluluğu beraberinde taşımakta ve bu nedenle de ciddi bir özeni zorunlu kılmaktadır. Allah, Muhammed, Ali Yolu olarak özetlediğimiz inançsal mirasımızın özgünlüğünün ve orijinalliğinin korunamaması ihtimalinin ortaya çıkması durumunda, bu ağır sorumluluğu taşıyamayacağımızı, vebal altına girmeyeceğimizi, hiç kimseye de tavsiye etmeyeceğimizi değerli heyetin huzurunda arz etmek isteriz. Ve bu tanımlamanın şimdiden, yani yol yakınken en açık yüreklilikle ikrar edilmesinde ve heyetimizle bölüşülmesinde büyük yarar olduğu kanaatindeyiz. Ayriyeten bunun bir koşul olarak değil, işimizin doğasından kaynaklanan bir zorunluluk olarak algılanmasından memnuniyet duyacağımızı da ilaveten belirtmek isteriz.
Her türlü durumda da karşılıklı tereddütler, güven bunalımları, kimi tartışmalar, hatta kendi içimize ve muhataplarımıza dair suçlamalar olabilecektir. Olmaması istenir ama işin doğasında böyle de bir gerçeklik vardır. Ancak kurumsal olarak, özgünlük ve orijinallik olarak ifade ettiğimiz ya da “kırmızıçizgilerimiz” dediğimiz değerlerin-ritüellerin aşındırılması ya da bir tarikat düzeyinde ele alınmasının ihtimali dahi bizi üzecek, umutsuzluğa sevk edecektir. İfade edilmesi zor olan bu cümlelerin şimdiden masaya getirilmesini, aslında işi kolay kılmak adına bir çaba ve hizmet olarak anlamanızı ve bu kayıtla ifade edildiğini bilmenizi dileriz. Bu nedenle muhataplarımızın, bin yıldır direnen, varlığını büyük bedeller ödeyerek sürdürmeye çalışan inanç ve kültürel değerlerimizin, kendisine dair olmazsa olmazlarının varlığını özümsemeleri, en azından anlamaya çalışmaları, çözümün kolaylaştırılması açısından büyük önem taşımaktadır…
Bu aşamada daha fazlasını söylemek ve ayrıntılarla ilgili önerilerimizi sunmamız ve beyhude zaman kaybının önlenmesi bakımından, öncelikle Sn. Bakanımızın çözüme dair yaklaşımını ve hangi noktada olduğumuzu öğrenmemize fırsat tanımasında yarar görmekteyiz. Bu yöntem, hem gereksiz tereddütleri ortadan kaldıracak, hem de daha verimli bir çalışma yürütmemizin nedeni olacaktır.
Öz’e ve Batın’a dair boyutlar Alevi-Bektaşiliğin olmazsa olmazlarındandır. Eğer yol ya da inanç dediğimiz kavram, öyle içimizden kimi büyüklerimizin ve arkadaşımızın sandığı ya da dışarıdan kimi ilahiyat çevrelerce önerildiği gibi, bir çırpıda disipline edip hizaya sokabileceğiniz bir inanç yolu, tarik ya da tarikat olsaydı, bu önermelerin bir değer ifade etmesi söz konusu olabilirdi. Gül yüzlü dedelerimiz, oturdukları Ali Postundan biz taliplere dönüp “kuzular yol bir, sürek bin; şekle değil öz’e bakarız; Hz. Ali evladı da olsa sülbünden olana değil, yolundan gidene niyaz ederiz” diyerek, nasihat eder, yol’u böyle sürerlerdi. Hal böyleyken bizlerin, yani huzurdaki bütün canların, “yol herkesten uludur” diyerek, yol’u var eden ocakları yani süreği de gözetmeleri ve yol içindeki özgünlüğü ve farklılıkları koruyan, yaşatan bir yol-yöntem arayışında olmaları temenni edilir.
Bu çerçevede gelmiş geçmiş hükümetlerin, Alevi-Bektaşi kurumlarının farklılıkları üzerinden geliştirdikleri; “bir araya gelip, istemlerinizi ortaklaştırın” gibi söylemlerini, farklılıklardan olumsuz anlamda istifade etmek adına söylenen, iyi niyetten yoksun sözler olarak değerlendiriyoruz. Zira diğer mezhep, yol, sürek ehlinde olduğu gibi, nüfusu on milyonlarla ifade edilen ve “insan kısım kısım yer damar damar” diyen Alevi-Bektaşiler içinde de bu manada bir birliktelik hiçbir zaman gerçek olmayacaktır. Kaldı ki, buradaki görüşmecilerin muradı da, Alevi-Bektaşi süreğini tekleştirip-aynileştirmek değil, inancını yerine getirmesine fırsat verilmeyen büyük kitlenin manevi ihtiyacına çözüm aramak ve bunu temin etmek çerçevesindedir.
Alevi-Bektaşilik adına fikir yürüten canlar ve kurumlar adına temsilci olan bizler, öteden beri laik devlet kavramını savunduk. Bu yüzden tutarlı olmak adına, bugüne değin devletin parasal desteğini isterken de, bu çok sembolik yardımları alırken de mahcup ve ikircikli bir tavır takındık. Ve sizi bütün inancımla temin ederim ki, çok şükür, kurumsal giderlerimizi genellikle kişisel bütçelerimizden karşıladık. En azından uzun süre başkanlığını yürüttüğüm PSAKD ve PSA 2 Temmuz Vakfı Başkanlığım sürecinde realite böyleydi.
Bu nedenle, “DİB kaldırılsın, inanç mensupları, inanç ihtiyaçlarına dair giderleri devlet bütçesinden değil, kendi bütçelerinden karşılasınlar ki, hem inancımızın, hem de Anayasa’nın ve laik devlet kavramının gereği yapılmış olsun” diyorduk. Ancak bizler bu evrensel kavramın arkasında durmak adına bedeller öderken ve yıllarımızı bu ilkenin gerçekleşmesi uğruna hasrederken, “Sünni Devlet” olarak tanımlanan siyasal sistemimiz, Sünni İslam’a hizmet ettiğini varsayan resmi ve sivil kurumları maddi olarak desteklemeye ve ihya etmeye devam etti.
Önemle dikkatinize getirmek istiyorum; iktidarın, ideolojik olarak kendisine yakın hissettiği kurum, kuruluş, birlik, vakıf, dernek vb. oluşumlara geçen yıl Maliye Bakanlığı bütçesinden ödediği kaynak, tam 290 milyon TL’dir. Bunlar, güya “kamu yararına çalışan” kurum statüsündeki kuruluşlar değil, bizlerle aynı yasal statüde olan kuruluşlardır. Suçlamak için değil, bir gerçeği gözetmek bakımından arz ediyorum: iktidar, yedi yıldan buyana bunca yokluk içinde hizmet vermeye çalışan kurumlarımıza tek kuruşu dahi uygun bulmazken, aynı yasal statüte olan kendi iktidarına yakın hissettiği kurumlara oluk oluk para akıttı; akıtmaya devam ediyor. Sadece merakımdan soruyorum: bu uygulamayı yapanlar; bırakın yasayı yönetmeliği, bu eşitsizliği, en şaşmaz yasa olduğu şüphe götürmeyen vicdanlarda nasıl meşrulaştırdıklarını doğrusu şiddetle merak etmekteyim.
Şimdi bizler, bu görüşmeler sürecinde kimi kurumlar olarak, kendi içinde tutarlılığı olan laik söylemi ve bu aşamaya kadar getirdiğimiz ısrarımızı terk edip, kimi gerekçelerle de olsa inançsal giderimizin devlet bütçesinden karşılanması eğilimini daha çerçeveli düşünmek durumunda olmalı, iktidar yetkililerine daha demokratik, daha laik, daha katılımcı bir yapılanma önermeliyiz. Örneğin; Türkiye toplumu olarak, inancımızın giderini devlete fatura ederek, bunca ihtiyaç hissettiğimiz laiklik kavramını daha da işlevsizleştirmiş olmayacak mıyız?
Alevi-Bektaşiler olarak, inancımızı yaşamaya da, yaşatmaya da, meşru bir parasal kaynağa da, özellikle de kent koşullarında büyük bir ihtiyaç duyduğumuz doğrudur. İbadetimizi yapamıyor, cenazemizi kendi usulümüzce kaldıramıyor, dedemizi, zakirimizi ve sair hizmet erbabını yetiştiremiyor, bunca büyük felsefi birikimin üzerinde oturduğumuz halde, çocuklarımızın, manevi-tasavvufi-felsefi dünyanın dışında kalmalarını acıyla izliyoruz. Ecdadımızdan devraldığımız kültürel mirası, evlatlarımıza aktaramıyoruz. Ve aslında giderek daha da fukaralaşıyoruz. Cenazemizi kaldıracak cemevi bulamıyor, zorunlu olarak camiye getiriyoruz. Camideki tören geleneğimize uymadığı, içimize sinmediği için cenaze namazına-saflarına dahi durmuyoruz. Neredeyse her gün bunun büyük acısını ve huzursuzluğunu yaşıyoruz.
Sn. Necdet Subaşı, Çalıştaylar konulu bir değerlendirmesinde bunu takdir ederek, gerçeği şöyle özetliyor: “Devletle tartışmalı ilişkiler içinde bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başarmış tüm inanç grupları içinde Alevilerin yaşadıklarının emsalsiz olduğunu bugün artık herkes teslim etmektedir.”
Sünni ulema yani DİB sorumluları, kendi inançlarını devlet kesesinden yani Beytülmalden karşılayarak sevap kazandıklarını düşünüyor ve cemevinin ibadethane statüsünün önüne dikelerek buna engel oluyorlar. Herhangi bir mensubiyet, “yasal diyerek” meşruiyet aramadan, inancının giderini Beytülmale fatura edebilir; bunun, helal edilmemiş kul hakkı içerdiğinden rahatsız olmayabilir: bu onun sorunudur. Peki, ama “kul hakkıyla huzura gelme, ceme girme” diyen Alevi-Bektaşi ritüelinin koyduğu yasağı nasıl aşacağız? Hile-i şeriyyeye mi başvuracağız; arkasından mı dolaşacağız?
Aslında sesli düşünerek bir müşkülümü daha huzurunuza getirmek istiyorum: yüzlerce yıldan buyana inancının gereğini yerine getirmek istediği halde, izin verilmeyen ve bunun ızdırabını yaşayan bu sessiz kitlenin günahından-vebalinden kim sorumlu? Yüce Yaratan bu günahın kefaretini kimden soracak, kime yükleyecek? Ellerindeki millet imkânını milletle bölüşmek zorunda olacaklarını ve çıkarlarının bozulacağını düşünerek Alevi-Bektaşiliği “ötekileştiren”, cemevine “cümbüş evi” diyen “ibadethane olarak kabul edemeyiz; onay veremeyiz” diyen iktidar ve DİB sorumluları mı, yoksa Alevi-Bektaşiler mi?
İnananların ibadetlerini özgürce yapmalarının önündeki engelleri kaldıracak mıyız?
Eğer eşitlik ve adalet istiyorsak, Alevin-Bektaşiler de ülkenin olanaklarından eşit olarak yararlansın istiyorsak öyle bir çözüm önerelim ki, bütün bu mahzurlar ortadan kalksın: adil, eşitlikçi, demokratik ve laik bir çözümleme olsun. Bu yüzden insani, olabildiğince adil ve eşitlikçi bir çözüm bulmak ve bu antidemokratik konumdan çıkmak, bir zorunluluktur. Bize göre, yasaklarla dolu katı laiklik anlayışından çıkıp, her inancın, mezhebin ve yol mensubunun inancını bildiği şekil ve şartlarda yaşayabilme imkânı bulduğu, ancak devletin, çeşitli araç ve yöntemlerle bu oluşumları denetlediği bir çözümü ihya etmek ve istenmesi halinde ülkemizde de kurumsallaştırmak olası görünmektedir.
Öneri: 1, Türkiye'de Din-Devlet İlişkileri, Yeni Yapılanma
Vakfımızın Çalıştay Komisyonu tarafından hazırlanan bu öneri kapsamında arkadaşlarımız, laikliğin özüne dokunmamaya ve Anayasamızdaki ağırlığını eksiltmemeye azami özen göstermişlerdir. Seküler devlet uygulamasıyla benzerlikleri olan, ancak ülkemizin şartları ve olanakları gözetilerek bize özgü bir tasarım haline getirilen, din ve devlet ilişkileri başlıklı çalışmamızı özetle arz etmek isterim:
Önereceğimiz model, inanç sektörünü DİB'in tekeline bırakan mevcut bürokratik yapının yerini devletin yalnızca denetleyici ve düzenleyici bir rol oynadığı, kâr amacı gütmeyen inançlara dair kuruluşların ise ana aktörler olduğu bir yapılanmaya bırakması temelinde şekillenmektedir. Yeni örgütlenme tasarımı, temel olarak denetim işlevini yerine getiren özerk bir üst kurul ve hizmetleri üreten ve sunan ve tüzel kişiliğe kavuşturulmuş inançsal topluluklardan oluşmaktadır.
1. Dinsel alan devletten bağımsızlaşarak tamamen özerkleşecek, bütün farklı din ve inançları sayısal ağırlıklarına göre bünyesinde toplayan yeni bir DİNLERARASI ÜST KURUL oluşturulacaktır. Kurul Başkanını ve yürütmesini, kurul üyeleri seçeceklerdir.
2. Din Üst Kurul Üyeleri, her cemaat kendi bünyesinde seçim yaparak belirleyecek ve Üst Kurula atama yapacaktır. Üst Kurulun bu işleme dair itirazı ya da veto hakkı olmayacaktır.
3. Özel ve tüzel kişiliği olan tüm yurttaşlara isteğe bağlı, sembolik inanç katkı payı salınacak; bu ödentilerin tahsili ve Üst Kurula devri işlemi, devletin resmi görevli personeli tarafından yerine getirilecek ve tüm gelirlerin bir havuzda toplanması sağlanacaktır.
4. Özelleştirilen dini kurumların, Diyanet İşleri Başkanlığının ve Diyanet Vakfının tüm menkul gayrimenkul ve kira gelirleri, Üst Kurula devredilecektir. Yasal düzenlemeler bu çerçevede yapılacaktır.
5. İslami ve İslami olmayan tüm dini gayrimenkuller ve vakıf eserlerini bünyesine alan Vakıflar Genel Müdürlüğü, gelirleriyle birlikte ÜST KURULA devredilecektir.
6. İslami ve İslami olmayan inançların tüm giderleri, Üst Kurulun kararları doğrultusunda, 4. madde de söz edilen ortak havuzdan karşılanacaktır.
7. Üst Kurul, Sünni, Alevi, Şafii, Şii gibi İslami unsurlar ile Hıristiyan, Musevi, Süryani, Yezidi dinlerinin temsilcilerinden oluşacaktır.
8. Her inanç ve İslami cemaat, kendi yolunun gereğini, teolojisini, eğitimini ve idari düzenlemesini yapmakta, belirlemekte ve uygulamakta tamamen özgür ve serbest olacaktır.
9. Bu kapsam ve ilkeler çerçevesinde cemevi ALEVİ-BEKTAŞİLERİN İBADETHANESİ olarak statülendirilecek, yasal düzenlemeler behemehal yapılarak, tartışmalar tamamlanacaktır.
10. Tarihine ve teolojisine dair kaynakları, devlet yetkilileri tarafından tahrip edilen Alevi-Bektaşiliğin kurumları, ülkemize ve milletimize tekrar kazandırılacaktır. Bu kapsamda bir bölümü tahrip edilen, bir bölümü ise devlet kütüphanelerine dağıtılan Alevi-Bektaşiliğin temel ve orijinal kaynakları, kurumsallığın denetimine ve istifadesine verilecektir. Kurumun, kadrolaşması, dede ve zakir gibi kadrolarını yeniden ihya etmesi ve hizmet verecek düzeyde eğitim sağlanması adına, Alevi-Bektaşiliğe üst kurul kararlarıyla pozitif ayrımcılık uygulanacaktır.
Din, devlet ilişkisine dair önerimiz bu çerçevededir.
Sünniliğe dayalı sistemi meşrulaştırmak bunca yağmayı gözden kaçırmak ve Alevilerden gelen itirazları önlemek üzere kurgulanan mizansenin figüranı olamayız. Sisteme egemen olanlar demokratik, laik, adil ve yeni bir düzenlemeye yanaşmak istemiyor ve bugüne değin olduğu gibi bundan sonra da bunca ayıbı olan düzensizliğin devamını tercih ediyorlarsa, bu ayıpla kalmayı da tercih ediyorlar demektir. Yapılacak şey, meşru ve yasal platformlarda hukuku aramaya ve hukuksuzluğa direnmeye devam etmektir.
Öneri: 2, üniversiteler bünyesinde kurulan Alevilik merkezleri
Çeşitli üniversitelerin bünyesinde kurulan: Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi, Tunceli Üniversitesi Alevilik Araştırma ve Uygulama Merkezi, Çorum Üniversitesi Hacı Bektaş Velî Araştırma ve Uygulama Merkezi gibi birimlere geleneksel Aleviliği özümseyen Alevi Akademisyenler atanmalıdır. Bu atamalar sürecinde Alevi-Bektaşi kurumlarından görüş alınmalı, aldatmacaya ve göz boyamaya son verilmelidir.
Yüzbinlerce kadroya ulaştığı halde, kamu kurumu olduğu halde, ulusal bütçeden en büyük dilimi alıp sorumsuzca kullandığı halde Alevi kökenli tek personeli-bir odacısı dahi bulunmayan DİB’nın bu konumu sorgulanmalıdır. Şu haliyle kamunun tümüne, dirliğine, birliğine hizmet vermeyen kurum, ya, bir Sünni kurum olduğundan hareketle, masraflarının da Sünni yurttaşlarımız tarafından karşılanması sağlanmalı, ya da kamu kurumu niteliğine derhal son verilmelidir.
Öneri: 3, Alevi köylerine yapılan camiler
Alevi köylerine atanan imam ve vaizler derhal geri çekilmeli, Alevilik üzerinden arpalık teminine dönüşen bu utanç verici ve aşağılayıcı uygulamaya son verilmelidir. Köylerimize yapılan ve işlevsiz kalan camiler, cemevi şeklinde yeniden düzenlenerek, köyün dedesine veya muhtarına teslim edilmelidir.
Öneri: 4, Madımak Oteli
Sivas’ta Madımak Otelinin müze olarak düzenlenmesi talebi ve neleri kapsaması gerektiği, PSAKD ve PSA 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı yönetimleriyle görüşülmeli, daha sonra da kamuoyu eğilimleri saptanmalıdır.
Öneri: 5, Kimliklerde din hanesi
Bireyin özel tercihi olan ve kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen, kimliklerdeki din-inanç hanesi kaldırılmalıdır. Günümüzde bireyin özel tercihinin deşifre edilmesi şeklinde anlaşılan ve kınanan bu uygulamanın, ülkemizde halen uygulanıyor olmasının hiçbir haklı gerekçesi kalmamıştır.
Öneri: 6, Zorunlu Din ve Ahlak Bilgisi Dersleri
Türkiye’de din ve eğitim: (Cem Vakfı Eğitim Çalışması, İstanbul, Aralık 2005)
Din ve eğitim konusunda ilk ve ortaöğretimde yapılması gereken reform için aşağıda belirtilen ilke ve öneriler üzerinde fikir birliği sağlanmıştır.
1. Ülkemizde eğitim:
A. İnsan haklarına, özellikle din ve inanç özgürlüğüne saygıyı
B. Din ve inanç ile ilgili olarak hoşgörüyü
C. Din, görüş ve inanç çoğulculuğuna saygıyı ve
D. Çok kültürlülüğü ve dinler arası anlayış ve saygıyı teşvik etmeli;
E. Dine veya inanca dayalı ayrımcılık ve hoşgörü eksikliği ve
F. Dine veya inanca dayalı önyargılar ve tek tipleştirme eğilimleri ile mücadele etmeli;
G. İnsan hakları, din ve inanç özgürlüğüne saygının çoğulcu toplumlarda barış içinde bir arada yaşamanın bir önkoşulu olduğunu vurgulamalı ve
H. Bireylerin kendi inançları ile çelişen dini eğitim almama hakkını korumalıdır.
2. Bu genel çerçeve içinde, örgün eğitim içinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi eğitimi devletin her dine ve mezhebe eşit uzaklıkta durduğu bir laiklik anlayışı temeline oturtulmalıdır.
3. Buna göre, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, inanç, ibadet ve dolayısıyla din hakkındaki kanaati ne olursa olsun -ateist, deist, agnostik, İslam'dan başka bir din ve mezhep mensubu - toplumun temel değer belirleyicilerinden biri olan din hakkında temel bilgileri, tarihini, inanç esaslarını, ibadet ve ahlak anlayışını, kültür, dil, edebiyat ve sanat hayatına getirdiklerini bilgi olarak kazanması vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. Bunun yanı sıra yaşayan dinlerin tümü hakkında da genel tanıtıcı bilgilerin öğrenilmesi gerekmektedir. Dinler hakkında kazanılacak doğru ve yeterli bilgiler, çocuğun kendi dininden başka bir dine mensup olan insanlarla sağlıklı ve uyumlu ilişkiler geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, farklı dinleri tanımasına yardımcı olacaktır.
4. Dolayısıyla, ilk ve ortaöğretimde zorunlu olan din derslerinin öğretim programı, öğrencileri din değiştirmeye veya belirli bir dini benimsemeye zorlayacak şekilde olmamalı, “yaşanılan toplumda yaygın olan dini inanç” ve “başka dinler” hakkında bilgilendirme esas alınmalı, bütün dinlere ve mezheplere nesnel yaklaşılmalıdır. Bunu sağlamak için, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin öğretim programından din eğitimine yönelik konular çıkarılmalı, bunun yerine din kültürü, ahlak, felsefe ve sanat ağırlıklı konular konulmalı, bütün dinler hakkında temel bilgiler verilmelidir.
Yukarıda yazılı ilkeler doğrultusunda;
1. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından sürdürülen öğretim programları yenileme çalışmaları kapsamında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretim programı ülkemizdeki inanç çeşitliliğini yansıtan katılımcı bir süreç içerisinde uzmanlar tarafından hazırlanmalıdır.
2. Hazırlanacak olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretim programlarını uygulayacak öğretmenlerin tümüne hizmet-içi eğitim verilerek kendilerine yeni öğretim programını yetkinlikle uygulayabilmeleri için gerekli tutum ve beceriler kazandırılmalıdır.
3. Hazırlanacak yeni Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretim programlarının pratikte uygulamaya geçirilmesini sağlamak için gerekli destek ve izleme mekanizmaları oluşturulmalıdır.
4. Buna ek olarak, yapılan çalışmalarda ülkemizde ailelerin çocuklarına kendi dini inançları doğrultusunda “din eğitimi” verilmesi yönündeki talepleri de dikkate alınmış ve bu talebin nasıl karşılanabileceği yönünde tartışmalar yapılmıştır.
Tartışmalar sonucunda üzerinde fikir birliği sağlanan ilke ve öneriler aşağıdaki gibidir:
• Din eğitimi isteğe bağlı olmalıdır. Zorunlu veya seçmeli ders olarak okullarımızda okutulmamalıdır. Aksi takdirde, yukarıda belirtilen ilkelerin ruhuna ters bir durum ortaya çıkacaktır.
• İsteğe bağlı din eğitimi, örgün eğitim çerçevesi içinde planlanmalıdır.
• İsteğe bağlı din eğitiminin içeriği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin içerik ve felsefe boyutuyla çelişmeyecek şekilde tasarlanmalı ve uygulanmalıdır.
• İsteğe bağlı din eğitimi üniversite mezunu, pedagojik formasyon almış ve din eğitimini yukarıda yazılı ilkeler doğrultusunda uygulayabilecek din bilgisi öğretmenleri tarafından verilmelidir.
• İsteğe bağlı din dersi veren öğretmenlerin maaş ve ücreti için devlet bütçesinden herhangi bir pay ayrılmamalıdır.
• İsteğe bağlı din dersinin uygulaması ile ilgili olarak örgün eğitim kurumları, ibadet yerleri ve Halk Eğitim Merkezi gibi farklı uygulama alanları, yaz kursları veya televizyon gibi farklı uygulama modelleri önerilmiştir. Tartışmalarda her önerinin avantaj ve dezavantajları olduğu ortaya çıkmıştır. Bu alternatiflerin ülkemizdeki inanç çeşitliliğini yansıtan katılımcı bir süreç içerisinde uzmanlar tarafından tartışılması ve kabul edilebilir, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir öneri geliştirilmesi gerekmektedir
Zorunlu Din Ve Ahlak Bilgisi Dersleriyle ilgili metinlerin hazırlanması sürecine katılan, katkıda bulunan ve destek veren kişiler:
Ayla Göksel Göçer, Anne Çocuk Eğitim Vakfı, Batuhan Aydagül, Eğitim Reformu Girişimi, Prof. Dr. Binnaz Toprak, Boğaziçi Üniversitesi, Prof. Dr. Burhan Şenatalar , Bilgi Üniversitesi, Celal Dinçer, Cem Vakfı, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı, Koç Üniversitesi, Doğan Bermek, Cem Vakfı, Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Işık Üniversitesi, Etyen Mahçupyan, TESEV, Fulya Sarı, HEV Okulları Özel HEV Kemerköy İlköğretim Okulu, Gülsün Özakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Prof. Dr. Halis Ayhan, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Hrant Dink, AGOS Gazetesi, İrfan Bozan, TESEV, İzzet Irmak, VKV Koç Özel Lisesi, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, İstanbul Müftülüğü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Neyyir Berktay, Eğitim Reformu Girişimi, Nuri M. Çolakoğlu, TÜSİAD Eğitim Çalışma Komisyonu, Doç. Dr. Recep Kaymakcan, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, Sabancı Üniversitesi, Prof. Dr. Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Prof. Dr. Üstün Ergüder, İstanbul Politikalar Merkezi
Bu sunumun hazırlanması sürecinde toplantılara katılan, katkıda bulunan ve destek verenler:
Murtaza Demir, Prof. Dr. Naki Selmanpakoğlu, İsmet Erdogan, Emel Sungur, İsmail Ates, Av. Mehdi Bektaş, Alaaddin Türkoğlu, İlhan Cem Erseven, Rıza Aydoğmuş, Turan Eser, Mustafa Özcivan, Mustafa Selmanpakoğlu, Haydar Korkmaz, Nafiz Ünlüyurt, Hasan Ali Erdem, Melahat Coşkun, Hediye Akbulut, Özer Demir, İhsan Kılıç, Mehmet Kurt
Saygılarımızla,